Şifremi Unuttum ?  Üyelik !     Email :  Şifre :   
   Ana Sayfa  | Albüm Üyelik   |  Ziyaretçi Defteri Oku   Yaz   |  Hakkimizda   |  Künye   |  Açilis Sayfasi   |  Favorilere Ekle   |  23.07.2019 02:22:00
  Kategoriler
 Köyümüz
 Gündem
 İş Adamlarımız
 Bizden Yetişenler
 Altyapı bilgileri
 Yazarlarımız Hakkında
 Tarihi Yapılar
 Muhtarlık
 Ofspor
 Of Haberleri
 Of Hakkında
 Genel Haber

  Anket
> Sitemizin Yeni Hali Nasıl Olmuş ?
Çok Güzel [8]
Güzel [5]
Fena Değil [1]
Beğenmemiş [1]
Sonuçlar           

  Duyurular
www,sugeldi,com
Of Sugeldi Koyu (13.04.2012)


  Çesitli Konular

  En Çok Okunanlar

  Sayac
23.07.2019 Bugün Toplam
Tekil 113 4.065.471
Çoğul 113 4.065.485
G.Sayfa 115 4.252.114
IP No  :  54.162.151.77

Tasavvufun Önemi 01.09.2009
Tasavvufun insan için önemini ve İslam dininin bir rüknu olduğunu şöyle ifade etmek mümkündür: Ashab-ı Kiram, Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn İslam aleminin en hayırlı insanları olarak kabul edilmiş, bunun böyle olduğunu, bizzat Peygamber Efendimiz (s.a.v) açık olarak bildirmiştir. 

  "İnsanların hayırlısı benim devrimdekilerdir. Sonra bunların arkasından gelenler ve onların arkasından gelenlerdir. Ondan sonra yalan yayılacak, onların sözlerine ve fiillerine itimat etmeyin." (Buhari Kitâb'us-Şehadet Muslim Kitab'ul Fedailis Sahabe) 

    Bu konu da Abdülaziz Debbağ Hazretleri (ks) de Şöyle buyurmuştur. "Bu insanlar (Ashab-ı Kiram ve Tabiîn) hep Hakk'a bağlı, daima Hak'tan bahseden, uyandıkları zaman zikirle uyanan ve hareketleri ile Hakk'la beraber olan insanlardı. Müstesnası pek nadirdir."

    Ashab-i Kiram ve Tabiîn esasen özlerinde saf oldukları için onlarda hayır da çoktu. Vücütlarında, alınlarında, Hakk'ın nuru parlardı. Onlarda ilim zahir olmuş, görünür hale gelmişti. İçtihad derecesine ulaşmışlardı. Bu insanlardan sonra zulmet, Ümmet-i Muhammed'i boğmaya başladı. Niyetler bozuldu ve arzulara fesat karıştı. İşte, bu Selef'in adet ve yaşayışlarından uzaklaşılmaya başlandığı için tasavvuf ve tarikat insanlar için zorunlu hale gelmiştir.

    Şer'i sorumluluk iki kısımdır:

   1-Zâhiri amel,

   2-Bâtınî amel,

   Zâhirî amel; kişinin cismi ve azalarının yerine getirmesi gerekli emirler ve nehiylerdir. Bunlar, namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, zina yapmamak, hırsızlık yapmamak, içki içmemek gibi sorumluluklardır.

   Bâtınî amel denilen; Kalbe yönelik olan emir ve nehiyler, birinci kısma binaen daha önemlidir. Çünkü insanın maneviyatı, zâhirî amellerine temel oluşturur. İmansız olarak yapılan ibadetin yerini bulması beklenebilir mi? Bunun için manevi amel, zâhirî amelden daha önemlidir. Nitekim Allah-u Zülcelâl, âyet-i kerimede şöyle buyurmuştur;     "...Kim Allah'ın Rahmetine müstehak olmak için Rabbiyle karşılaşmayı temenni ediyorsa salih amel yapsın, Allah'a ibadette şirk koşmasın." (Kehf:110)

    Allah-u Zülcelâl bu Ayet-i Kerimede kalbi halis tutmayı emretmektedir. Peygamber Efendimiz (s.a.v)’de Ashab-ı Kiram'a kalbin ıslahını emretmiş ve kalplerini o cihete "teveccüh" ettirmiş, yönlendirmiştir.

    Bunun için kalbin gizli olan hastalıklardan temiz-lenmesinin gerekliliğini bildirerek şöyle buyurmuştur:  "Uyanık olun, insanın cesedinde bir et parçası vardır. Eğer o et parçası iyi olursa, bütün vücut iyi olur. Eğer o fesada uğrarsa bütün vücutta fesada (bozulmaya) uğrar. Dikkat edin o da kalptir." (Buhari; Kitab'ul İman, Müslim; Kitabu'ul Miseka)

    Allah-u Zülcelâl'in nazargâhı, yani insanları değerlendirmeye tabi tutarken baktığı yer insanların kalbidir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu konuda şöyle buyurmuştur.  "Muhakkak Allah sizin cesetlerinize, suretlerinize bakmaz. Tam tersine, kalplerinize bakar." ( Muslim; Kitabu'l Ber ve Sıla)

    Bu hadis-i şerifte kalbin ıslahı için teşvik, kalbin temizliği için emir vardır. Öyle ise bizlere düşen görev, kalbimizdeki kötü sıfatları izale edip, yerine güzel ahlak ve Allah-u Zülcelâl'in hoşuna gidecek sıfatları yerleştirmektir. Çünkü insanın Allah'a karşı salih olabilmesi için kalbinin ıslah olması şarttır.    Allah-u Zülcelâl bir âyet-i kerimede;  "0 gün ne mal, ne de oğullar fayda vermez; Ancak Allah'a selim bir kalble gelen (fayda görür)." ( Şûara: 88-89 ) Başka bir âyet-i kerimede ise;  "İnsanların kalplerinin Allah'ı anması ve O'ndan inen gerçeğe, içten bağlanması zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar; onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı, çoğu yoldan çıkmış kimselerdir." (Hadid; 6)

    Bunun için insan kalbini kötü sıfatlardan, manevi hastalıklardan temizlemelidir. Bu kalb temizliği de ancak tasavvufu yaşamakla mümkündür. Tasavvufun ilk şartı, kalbi Allah'ın zatından başka her şeyden temizlemektir. Bunun anahtarı ise kalbi, Allah'ın zikrinde istiğrak (zikir nurunun kalbi kaplaması) haline vardırmaktır.

   Evet, şânı anlatıldığı gibi olan bu tasavvuf yolunda, nasıl şüphe izi aranır. Bütün mümin kardeşlerimizi akılları ile şuurlu olarak düşünmeye davet ediyoruz. İslamın temel rükunlarından biri olan "ihsan makamını" yakalamak, ancak onun alameti olan tasavvufla mümkündür. Tasavvuf, emir ve nehiy tahtında sabretmektir. Tasavvuf, isterse kovsun, sevgilinin kapısına baş koymaktır. Yukarıda da sıraladığımız delillerin yanında, tasavvufun ısrarla üzerinde durduğu bâtınî amellerle ilgili ayet-i kerime varmıdır, diye bir soru gelebilir akla. Evet açıkça bâtınî niyet ve amellere işaret eden ayet-i kerimeler vardır. Bir örnek vermek gerekirse; Allah-u Zülcelâl şöyle buyurmuştur:  "Deki, ancak bizim Rabbimiz bâtınî ve zâhirî olan fevahiş (kötü) davranışları haram kılmıştır." ( Araf / 33 )

   Diğer bir âyet-i kerimede de:  "Zahiri ve bâtınî olan kötülüklere yaklaşmayın" (En'am, 151) buyurmuştur. Allah-u Zülcelâl nasıl zâhirî azalarımızla yaptığımız kötü hareketleri haram kılmışsa, bâtınî olan; kin tutmak, riya (gösteriş) da bulunmak, hased etmek gibi kötü hareketleri de haram kılmıştır. Öyle ise bu bâtınî olan kötü sıfatları da izale etme çabasına girmemiz gerekir. Bunun yegâne yolu da şânı büyük olan tasavvuf yoluna girmektir.

    İbn-i Haldun (ks) şöyle buyurmuştur:  "İhlas ilmini okumak; ucub, riya, hased gibi manevi hastalıkları bilmek ve bunlardan muhafaza olmaya çalışmak farz-ı ayndır (her müslümana farzdır). İnsanın nefsi için her birisi birer afet olan kibir, gazap, cimrilik, ihanet gibi hastalıkları bilmek ve kendini bunlardan muhafaza etmek de farz-ı ayndır."

    Peygamber Efendimiz (s.a.v);  "Kalbinde zerre kadar kibir bulunan, cennete giremez" (Muslim; Kitab'ul İman ) buyurmustur.

    Tüm bunlardan sonra bizim için en önemli görev, kendimizi bu kabih (çirkin) hastalıklardan temizleyip, halis bir kalble Allah-u Zülcelâle yönelmektir. Bu da ancak tasavvuf ile mümkündür.

   Sonuç olarak tasavvufun aslı; Kur'an ve Sünnet yolunda yürümektir. Tasavvuf üstadlarının tarif ettiği yoldan, ne olursa olsun ayrılmamaktır. Bidatleri, boş arzuları, nefsanî istekleri terk etmektir. Hürmet gösterilmesi gereken mübarek zatlara ve diğer mahlukata karşı saygıda kusur etmemektir.

   Bilhassa, virdlerin (alınan ders) devamlı yapılmasına dikkat etmektir.

   İste tasavvufun aslı ve özü budur. Kim bu tarif ettiğimiz yoldan saparsa, muhakkak o, hak erleri makamından düşmüş olur.



  Bu Yazı 4878 Defa Okundu
    Yazar Login

 
 

 

  Yusuf Kazdal
  3797  Gün önce kaybolmus ve
  Kendisinden bir daha haber alinamamistir